sosyalöğrenci
25 Şubat 2018 Pazar
15 Şubat 2018 Perşembe
HAYALLER VE GERÇEKLER
Hayaller ve gerçekler
Hayaller ve gerçekler… Her şey çok basit bir gerçekle başlar. Sonra kocaman hayaller kurulur. Ve nihayet gerçeklere geri dönülür. Bir de bakılır ki hayaller gerçek olmuş! Ama ya olmamışsa? Ya hayal kırıklığı denir geçilir ya da hazmedilemez de hayal dünyasında kalınır. En kötüsü de gerçeklere kızıp, küsmek ve her iki dünyadan da nefret etmektir.
Bu hayal kurma işi çocuklarda belirgin bir haldir. İyi hatırlayın o yıllarınızı ve de tatlı hayallerinizi. Pilot olmak istemeler, ordu kumandanlıkları, gelinlik giymeler, doktorcuk olmalar… İşe bir düğün, bir hastane gözlemi ile başlanır. Üstüne hayaller kurulur. Gelin olunur, Doktor olunur. Oyunlara da bir bakın. Hayal dünyası sınırları nasıl da zorlamaktadır. Arkadaşlar birbirini uyarır durur; “o öyle olmaz olum!” O noktada hayaller test edilmektedir. Gerçeğe ne kadar yakın ve ne kadar uzaktadır. Böylece gerçeklik algısı gerçekleşmekte, hayallerle gerçekler arasındaki fark anlaşılmakta ve öğrenilmektedir..
Uzun lafın kısası bir de fark edersiniz ki ömrünüz hayallerinizi gerçekleştirmek uğruna geçmiş.. Kimimiz bundan eğlenmiş, kimimiz harcanmış bir hayattan söz etmiş!
Tahmin edileceği gibi süreçte gerçekler, hayaller ve aralarındaki yakınlığı test etmeye yarayan sonuçlar rol almaktadır. Alkışlar sanatçılara, atıflar bilim adamlarına hayalleriyle gerçekler arasındaki yakınlıklarını test etmekte nasıl da hoş ve olmazsa olmaz sonuçlardır…
Ama ya gerçekler kaypaksa, yani doktor olmak iyi bir şey iken günün birinde berbat, acımasız, empati yoksunu bir doktora, ya da varlığını ülkesine adaması hayal edilen bir ordu komutanının varlığını çıkarlarına endekslediğine tanık olunmuşsa… Gelin olmak güzel bir deneyim iken alçak bir pedofilin oyuncağı olunmuşsa, daha genel bir ifadeyle dürüst olmak, çalışkan olmak gerçeğin tam ortası gibi alınırken amcalar, teyzeler ya da akranlar bunun hiç de öyle olmadığını asıl gerçeğin yalancılık, hırsızlık, kısa zamanda, başkalarını hiçe sayarak “yol almak!” olduğunu ifade etmekteyseler, yani en büyük başarı “yırtıcılık” ise, Hangi hayalden ve hangi gerçekten söz edeceğinizi şaşırıp kalmaz mısınız? Orada mutluluk olur mu hiç? Hele bir de evrensel düşünmeye yetecek eğitim ve ilişki ağı ya da kitap vs. gibi materyal yoksa karanlıklar içinde kalınmaz mı? Ne hayal ne gerçek şaşırılmaz mı? Dünyayı kurtarmaya giden “megalo-idea”lar türemez mi?

Ya bir de evrensel doğrulara o muhteşem okyanuslara açıyorsa sizi hayalleriniz… Tüm
insanlıkla kucaklaşıyorsanız… Tadına doyum olur mu hiç?
Dahiliye asistanı siroz hastayı takdim ederken “Öz geçmişinde epilepsi vardı, son iki yıldır nöbet geçirmiyor.” dedi. O basit gerçek hayal dünyamı tetikledi. Sirozda amonyak yükselir, beyine gider, uyarıcı maddeleri (özellikle glutamatı) etkisiz hale getirir ve sinirleri bastıran maddeleri (özellikle GABA’yı) etkinleştirir. Bu nedenle hasta sinirlerin aşırı uyarıldığı bir hal olan epileptik nöbet geçiremezdi. Bu o yıllarda bilinmeyen bir mekanizma idi. Hayaldi. Heyecan vericiydi. Hayali gerçeğe taşımak üzere deneyler yaptım. On yıl sonra hayalimin tüm detaylarıyla gerçek olduğunu anladığımda hissettiğim şeyin adı mutluluktu…
Neyse, aslında yıllar ilerledikçe insan anlar ki en büyük gerçek ölümdür! Kaypak olmayan şey. Herkes için geçerli mutlak realite. Kim bilir gerçeğe gerçekten giriş kapısı! Dileğim arkamızdan alkışlayanların bol olması…
SIRLARLA DOLU DÜNYAMIZ
Dünyanın tam olarak ne kadar derin sırlar
barındırdığınıbilimde ne kadar ilerlemiş olursak olalım bilemiyoruz,
kavrayamıyoruz,anlayamıyoruz. Üzerinden milyonlarca yıl geçmesine rağmen
hala açıklayamadığımız geçmiş bulmacaları ile karşılaşabiliyoruz. İşte
karşınızda antik zamanlardan beri çözülemeyen 10 gizemli şey!
1) Salzburg Küpü
1885 Yılında Avusturya’da bulunan bu gizemli obje,
Adolf Gurlt tarafından bir adet meteorit parçası olarak değerlendirildi.
Fakat dahasonra Viyana Doğa Tarihi Müzesi’nin yaptığı araştırmalar
doğrultusunda bunun insan üretimi olduğu ortaya çıktı. Yapılan hesaplara
göre yaşı 60 milyon yıl öncesine dayanıyor.
2) Çığlık Atan Mumya
Yüzünde acı verici bir ifade olan bu mumyanın
gizemi ise içorganlarının hala duruyor oluşu. Normalde mumyalanma
sürecinde kesinlikle görülmeyen bu durum, ilginç teorileri de
beraberinde getiriyor. Bazı kaynaklara göre bu mumya III.Ramses’in
oğullarından prens Pentewere’ye ait.
3) Hiç Sönmeyen Lambalar
Orta Çağ’da insanların keşfetmeye başladığı bu
lambalar,herhangi bir yakıt olmadan yanmaya devam ediyor. Nasıl olduğu
konusunda halabir fikir yok fakat pek çok korkutucu teori ortaya atılmış
durumda. Zamanında bu lambaları araştıran insanları büyü ile suçlayıp
öldürüyorlardı.
4) Panxian Mağaraları
300,000 Yıl kadar önce insanların yaşadığı bu
mağaralar,insanlarla birlikte çok büyük hayvanlara da ev sahipliği
yapmıştı. Biliminsanları bu tarih öncesi depolardan çok etkilenip
araştırmaya karar verse bile, Panxian’ın sırrını hala ortaya
çıkartamadı. Mağaraların deniz seviyesinden 1,600 metre yukarıda olması
da başka bir ilginçlik.
5) Dikenli Tahtın Hanımı
Milattan önce 2700 Yılından günümüze kadar gelen bu
gizemliobje, şu ana kadar bulunan en ilginç yadigarlardan biri. Massimo
Vidale tarafından bulunan obje, boğa kafasına sahip bir aracı sembolize
ediyor. İçindede 15 tane insan figürü var. Nereden geldiği ve neyi
sembolize ettiği bilinmiyor fakat bu değişik araçların ne olduğu
konusunda hala fikirayrılıkları var.
6) Galilee Denizinin Altındaki Gizem
2003 Yılında Galilee denizinin altında ortaya çıkan
bu garip yapı, okyanus seviyesinde bir bronz çağı heykeline benziyor.
Jeofizikçi Shmuel Marco’nun yaptığı açıklamaya göre bu yapı bir çeşit
deniz yuvası olabilir. Bazı arkeologlar ise yapının daha sonradan sular
altında kaldığını iddia ediyor.
7) Mısır Tapınağı’ndaki Gizemli Ayakkabılar
2004 Yılında Mısır’da bir tapınakta bulunan bu
ayakkabılar, duvarın arasında kalan bir oyuğun içinde saklı bir şekilde
2,000 yıldır bekliyormuş.
Eski ayakkabı uzmanı Andre Veldmeijer’e göre bu
ayakkabılar gerçekten de “inanılmaz”. Bunun sebebi günümüze kadar çok
iyi korunmuş birşekilde gelmeleri.
8) Baiae Tünelleri
Roma’daki Baiae tapınağı 2000 yıl önce çok ünlü bir
noktaydı. İnsanlar burada ölümsüzlüğe sahip olabileceklerine inanırlar
ve sıksık buraya gelirlerdi. 60’lar da Robert Paget ve Keith Jones’un
gezdiği bu kalıntılar arasında, daha önce görünmeyen enteresan bir
tünele rastlandı.Tünelin doğudan batıya doğru bir güneş çizgisi
doğrultusunda tasarlandığını anlayan araştırmacılar, ritüel ve benzeri
şeyler için bu noktaların kullanıldığının altını çiziyor.
9) Antelope Springs Ayak izi
1968 Yılında ailesiyle birlikte Antelope Springs’de
ufak bir tatile giden fosil avcısı William Meister, trilobite fosili
ararken bu ilginç ayakkabı fosilini buldu. 600 Milyon yıl yaşında olan
bu fosilin altında iseezilmiş bir başka trilobite fosili var.
Trilobite’ların yaşadığı ortamda böylesine basınçlı bir ayak izi fosili
bulunması ise araştırmacıların şu ana kadar hala çözemediği bir şey.
10) Hellinikon Piramidi
Avrupa’da piramitlerin olduğunu biliyor muydunuz?
Sadece Yunanistan’da 16 adet pramit var. Bunların en çok bilineni ise
Argos’taki Hellinikon Piramidi.
Argos yakınlarda olan bir savaşta düşenlerin gömülü
olduğubu piramit milattan önce 3000 yılında yapılmış. Eğer yapılan
hesaplar doğruysa bu Hellinikon’u Mısır piramitlerinden çok daha eski
yapar. Fakat asıl gizem yaşında değil, kim yaptı, nasıl yaptı, bunların
hiçbiri bilinmiyor. Hellinikon piramidinin nereden geldiği belki de asla
öğrenilemeyecek.
TÜRK RESSAMLAR
TÜRK RESSAMLAR
1. Hoca Ali Rıza (1858 – 1930) – Göl Kenarı
Hoca Ali Rıza, Türk resminde manzara resmi yapan ilk ressam değildir ama saray bahçelerinden çıkıp bir empresyonist gibi kırlarda ve sahillerde resim yapan ilk Türk ressamıdır. Ayrıntılara gösterdiği özen ve renk bilgisi onun üslubunu farklı kılan noktalardır. Resimde şiirsel bir üslup vardır. Bu resimde olduğu gibi tüm manzara resimlerinde maviler ve yeşiller ağırlıktadır. Resimlerinde figürü boyut belirleyici olarak kullanır.Hoca Ali Rıza, hiç Avrupa’ya gitmemiş olmasına ve empresyonizmi görmemesine karşın resmine batılı bir tarz katmıştır.
2. Şeker Ahmet Paşa (1841 – 1907) – Narlar ve Ayvalar
Geometrik açıdan sepetteki ayva ve narların dizilişi, birbirleriyle oluşturduğu kompozisyon resmin en dikkat çekici özelliğidir. Ayrıca, resmin gerçekçi duruşu, renklerin birbiriyle uyumunda önemlidir. Şeker Ahmet Paşa’nın resimlerindeki renk zenginliği, doğadaki gerçekliği verme kaygısı, onu doğa lirizmi diyebileceğimiz bir üsluba yaklaştırdı.Paris’te Louvre Müzesi’ne hayatta iken resmi kabul edilen ilk Türk ressamıdır. Resimlerinde değişik bir perspektif anlayışı vardır. Daha çok natürmort resimleri ile bilinir.
3. Osman Hamdi Bey (1842 – 1910) – Kaplumbağa Terbiyecisi (1906)
Kaplumbağa Terbiyecisi’nin 1906 ve 1907 olmak üzere iki farklı versiyonu vardır. Bu yazıda gördüğünüz 1906 versiyonudur. İki versiyon arasındaki temel fark, 1906 versiyonunda 5, 1907 versiyonunda 6 kaplumbağa olmasıdır.Osman Hamdi Bey’in bu tablosu, özellikle ilham kaynağına dair net bilgilerin olmadığı dönemde, geri kalmış bir toplumu çağdaşlaştırmaya çalışan bir aydının yorgun hâlini anlattığı şeklinde yorumlanmıştır. Kaplumbağaların esin kaynağının, Lale Devrindeki Sadabad eğlenceleri sırasında, hava karardıktan sonra sırtlarına mum dikilerek serbest bırakılan kaplumbağalar olduğu öne sürülmüştür. Bu yoruma göre, Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi, Duyun-u Umumiye gibi birçok kurumu kurmak ve yönetmek görevini üstlenen Osman Hamdi Bey, tabloda kendini terbiyeci, kendi iş yapış biçimine uyum gösteremeyen astlarını ise yemeğe ulaşmaya çalışan kaplumbağalar olarak göstererek, onları hicvetmektedir.
Başka yorumlara göre, düşünceli biçimde dikilen adam, sabır gerektiren zor bir iş olan kaplumbağaları terbiye etme işini, elindeki ney ve sırtındaki nakkareyi çalarak başarmayı ummaktadır. Bu yoruma göre de terbiyeci Osman Hamdi Bey’in kendisidir. Terbiyecinin zorlu işi elindeki müzik aletleriyle halletmeye çalışması, Osman Hamdi Bey’in de değişime direnen bir toplumu sanat yoluyla çağdaş seviyeye getirmeye çalıştığını, bu yüzden sanat okulu ve müze açma girişiminde bulunduğunu vurgular.
4. İbrahim Çallı (1882 – 1960) – Üsküdar
Ressam Roben Efendi’den de resim dersleri alan Çallı, Şeker Ahmet Paşa’nın önerisi üzerine 1906 yılında şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi.Türk resminde, İbrahim Çallı ve arkadaşları, “1914 Kuşağı Türk Ressamları”, “Türk İzlenimcileri” ve “Çallı Kuşağı” olarak anılırlar. Çallı, resim alanında batı anlayışına yönelik bir sürece girilmesinde önemli itici güçlerden birisi olmuştur. Çalışmalarının tümünde gözlemlenen izlenimci anlayış, Avrupa’nın resim uygulamalarında görülen izlenimcilik akımının kurallarını sıkı sıkıya uygulamaktan çok, kendine özgü bir karakter sergilemiştir. Bu karakter Çallı’nın kompozisyonu oluşturan unsurların seçiminde ve resimsel dili oluşturmasındaki tavrı ile ortaya çıkmaktadır.
Üsküdar tablosunun önemi, ressamın paletindeki tüm renkleri ustalıkla kullanmasıdır. Resme baktığınızda, kendinizi Çallı ile beraber Üsküdar’da o yıllarda dolaşır gibi hissedersiniz.
5. Bedri Rahmi Eyüboğlu (1911 – 1973) – Tophane
Bedri Rahmi Eyüboğlu, görsel sanatların farklı dallarından pek çok eser bıraktı. Bu tablo, ressamın izlenimcilik etkisini net olarak ortaya koyar.Avrupa kültürünü takip eden İstanbul’da modernizmin simgesi olmayı amaç edinen kalabalığı, sanat yakınlığı, gece yaşamı, kahve kültürüyle 1900-1950 arasında semt kültürüne sahip olan Tophane, Bedri Rahmi ve arkadaşlarının uğrak yeri. Canlı ve parlak renkleri tercih eden ressam, sağ tarafa yerleşip, oval cephesi ve açık rengiyle eserin kırılma noktasını direkt vererek dikkat çekmek istemiştir.
6. Mahmut Cûda (1904 – 1987) – Sara (1929)
Mahmut Cûda’nın az sayıda nü çalışmasından biri olan resme, pembe elbise giydirmesinin öyküsü ilginçtir. 1929 yılında yaptığı üç nü tablodan birine pembe volanlı elbise, 1931’de evlendiği eşi Nazıma Hanım’ın Akademi Balosu’nda giydiği elbisedir.Cûda, çok sevdiği eşiyle ilk karşılaşmasında üzerinde gördüğü bu elbiseyi nü tablosunun üzerine giydirir. Peki nü tablosunu yaptığı Sara kim? O dönemde, Akademi’de çalışan modellerden biri. Aslında ressamın natürmortları çokça bilinse de, bu tablosu çok etkileyici.7. Feyhaman Duran (1886 – 1970) – Celaleddin Arif Bey (1907)
Türk resim sanatında portre sanatının ilk ve en önemli temsilcisidir. İzlenimci bir anlayışı yansıtan eserlerinde renk ve desen uyumu dikkat çekicidir. Aynı zamanda, en güzel Atatürk portrelerini yapan ressamdır.Portresini yaptığı Celaleddin Arif Bey, son Osmanlı Meclis Başkanı’dır. Celaleddin Arif Bey, Fransa’da hukuk doktorası yaptıktan sonra İstanbul’a dönüp son Osmanlı Meclisi’ne başkanlık etmiş, Cumhuriyet ilan edildikten sonra meclis başkanlığı için Mustafa Kemal’le ters düşmüş. Belki bu yüzden Nutuk’ta Mustafa Kemal’in aleyhimize çalıştı diye bahsettiği bir isim. Avrupa’dan resim toplamaya meraklı Celaleddin Bey, Feyhaman Duran’la da dostluk kurar ve portresini yaptırır.
8. Fikret Mualla (1903 – 1967) – Caz Orkestrası
Kendi hayatı her ne kadar acı, hüzün, hastalık, alkol gibi zorluklarla dolu olsa da bütün yapıtlarında yaşama sevinci hakimdir. Resimde, Fikret Mualla coşkulu bir müzikal ortamı yakalamayı başarmıştır. Desen ve gözlem ustası Mualla, Paris’te Henry Matisse’nin renk kullanımından etkilendi, dışavurumcu akımın etkisi altına girdi. Öznelliğe ağırlık verip gerçekliğe bağlı kalmamak. Renkli kağıtlar üzerine guaj ile yaptığı resimler onun imzasıdır adeta. Cazcıları resmettiği çok sayıda resmi vardır. Neticede bir ressamın bir dönemi, bir kenti, bir tarzı nasıl belleklerde iz bırakacak şekilde işleyebileceğini gösteren ilginç temalardandır.9. Nazmi Ziya Güran (1881 – 1937) – Sokak Manzarası
Empresyonizmi en üst seviyede temsil eden ressamın bu eseri başyapıtları arasında gösteriliyor. Resimde İstanbul insanının bu doğal ve kentsel ortam içinde akıp giden yaşamını ele almıştır. Sanatçı, tipik tarzı olan değişken ışık anlayışını bu resmine de aktarmış.10. Nuri İyem (1915 – 2005) – Üç Güzeller
Nuri İyem, mahur, güzel, çekingen, melankolik, utangaç kadınlarla bizi sarmalar. Bu kadın yüzleri, hem çocukken kaybettiği ablasının hayali imgesi hem de zamanı aşan ikonik bir sembol olarak Nuri İyem sanatının önemli bir örneğidir. Üç Güzeller teması, Yunan ve Roma mitolojisinde karşımıza çıkar. Bu üç tanrıça, neşe, görkem, övünç adlarıyla güzellik, doğa, cazibe, yaratıcılık ve doğurganlığı temsil eder. İyem’in de Anadolu kadınına övgü dolu gözlerle baktığı bellidir bu resmiyle.11. Namık İsmail (1890 – 1935) – Sedirde Uzanan Kadın (1917)
Namık İsmail daha ziyade nü tablolarıyla bilinir. Bu resim, Osmanlı’da elit tabakaya ait batıya özgü giysileri olan bir kadın figürünün resmedilmesi ve arka planda kitaplarla dolu kitaplık, batılılaşma dönemi sonrası üst tabakadan kitap okuyan kadını simgeler. Yerdeki hat levhası, vazo, sehpa, yastıklar, kadının yüzündeki hüzün, düşünceli görünümü, resimdeki objeler resmin duygu atmosferine göre seçilmiş. Kullanılan pastel tonlar, duygu atmosferini bütün resme yaymış. Resimdeki ışık kadının yüzüne odaklanmış, bu kadının duygulu, zarif kişiliğini öne çıkarmıştır. Kadının eli aynı ışık içinde kullanılarak narin duruşuna katkı sağlamıştır.12. Hale Asaf (1905 – 1938) – Otoportre
Hale Asaf, kısacık yaşamında bir taraftan hastalıklarla mücadele etmiş, bir taraftan resim tutkusuyla Avrupa – İstanbul arasında mekik dokumuş önemli bir kadın ressamdı. Asaf, aynı zamanda ilk Türk kadın ressamlardan Mihri Müşvik’in yeğeniydi.Bu portre, Paris’teki hocası Andre Lhote’nin ona kazandırdıklarıyla kübizm etkisinde yaptığı otoportredir. Tekniğinin güzelliği kadar, kendini bir Türk kadını olarak tasviri de çok önemlidir. Kadınsı yönlerini geride bırakmış, ayağı sağlam basan, kendinden emin genç Türk kadınlarını bu otoportre vesilesiyle yansıtmıştır.
13. Abidin Dino (1913 – 1993) – Uzun Yürüyüş (1956)
Abidin Dino, sanatın her dalında gösterdiği çalışmalarla çağdaş kültürün gelişmesinde çok çaba harcamış bir sanatçıdır. Dino, aslında hayatı boyunca çizdiği, bir nevi kartvizit işlevi gören el ve parmak çizimleriyle bilinir. Picasso’nun deyimiyle en düzgün el ve parmak çizen iki kişiden biridir.Bu tablosu için, Nazım Hikmet şiir yazmıştır.
Bu adamlar, Dino,
ellerinde ışık parçaları,
bu karanlıkta, Dino,
bu adamlar nereye gider?
Sen de, ben de, Dino,
onların arasındayız,
biz de, biz de, Dino,
gördük açık maviyi.
14. İbrahim Balaban (1921 – ) – Harman (1958)
Anadolu insanının yaşamından ve halk efsanelerinden yola çıkarak toplumsal gerçekçi yapıtlar üreten 94 yaşındaki usta ressam Balaban, bugün hâlâ Nâzım’dan “Şair Baba” diye bahsediyor ve “O bir güneşti, beni ışığıyla aydınlattı.” diyor. Nazım Hikmet, onun Harman tablosu için şu şiiri yazmıştır.Seçköyü’nden Feyzioğlu Ali’nin kızı,
harman yerinde su döküyor dombaylara.
Dombaylar kızgın tuğladan
dombaylar kırmızı kara.
Ben de dombaylar gibi,
eydim kafamı toprağa.
Su dök!
serinleyeyim!
15. Nurullah Berk (1906 – 1982) – Ütücü Kadın
Resimde konturlar değişmeyen bir unsur olarak yer almış. Bu resimde, biçimler öteki resimlerde olduğu gibi çok parçalı değildir. Parçalanmalar formu bozmayacak şekilde yer yer kontur kullanmadan renkler ve tonlarla yapılmıştır. Önceki resimlerinde merkezi olan konpozisyon burada değişmiş, figür bu sefer resmin ortasında değil sol tarafta yer almıştır. Geleneksel biçimlerin üzerine bu resimde daha önemle durulmuş. Konu olarak yine gündelik hayatlardaki insan motifleri işlenmiştir.16. Avni Arbaş (1919 – 2003) – Atlı (1986)
Dostu Nazım Hikmet’in de gördüğünde “Avni’nin Atları” adlı şiirini yazdığı “Atlar” serisi bir panelde tartışılırken, “Bazen kendimi at gibi hissediyorum” demiş Avni Arbaş. Panel yöneticisi can havliyle araya girmiş “Aman efendim, estağfurullah” diye karşılık vermiş. “Halbuki”, diyor “at olmak güzel bir şeydir”.DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 10 İCAT
Dünyayı değiştiren 10 icat
Antik
çağlardakki ilk aletlerden, günümüzde kullanılan internet veya mars
araçlarına...İnsanların ne kadar meraklı ve yaratıcı bir tür olduğunu
kanıtlar nitelikteki; dünyayı değiştiren, tüm zamanların en önemli 10
icadı listemizde.
Çivi
Çivi
olmasaydı belki de uygarlık buralara gelmeyecekti. İnsanların metale
şekil vermelerinden itibaren ortaya çıkan çivi; yazının icadını
sağladığından dolayı 2000 yıldan daha uzun bir geçmişe sahip. Vidanın
ise M.Ö 3. yüzyılda Archimede tarafından bulunduğu düşünülüyor.
Doğum kontrol yöntemleri
Doğum
kontrol yöntemleri, doğal kaynakları azalan dünyada nüfusun kontrol
edilebilebilmesine yardımcı olur. Bunun yanında salgın hastalıkların da
azalmasında büyük rol oynamıştır.
Pusula
Eski
denizciler yönünü yıldızlara bakarak tayin ederlerdi. Ancak bu metot
bulutlu gecelerde işe yaramıyordu. Böylece 11.yyda Çinliler taş ve
demirden oluşan modern diyebileceğimiz pusulayı icat etti ve yine deniz
ticareti sayesinde bu buluş Avrupa ve Araplara geçerek geliştirildi.
Tekerlek
Milattan
önce 3 3500 yılına kadar insanlar göç etmekte çok zorluk çektiler.
Tekerlek ulaşım için olduğu kadar, ticaret ve tarım için de çok önemli
sorunları çözdü. Günümüzde ise tekerlekler veya çarklar, saatlerden
rüzgar türbinlerine kadar herşeyde bulunuyor.
Ampul
Akkor
lambalar 1800lerde icat edilse de, 1879da Edison tarafından bir ampul,
güç kaynağı ve kablo sistemi olarak tam bir aydınlatma sistemi olarak
icat edildi. İcadından önce üretimler sadece akşama kadar devam
edebiliyordu.
Telefon
Zamanında
onlarca mucidin üstünte uğraştığı telefonun patenti ilk kez Alexander
Graham Bell tarafından 1876 yılında alındı. Tabiki küresel iletişim ve
iş yaşamındaki büyük rolü tartışılmaz.
İçten yanmalı motorlar
Modern
motorların atası sayılabilecek bu tür; yüksek sıcaklıktaki yakıtın
piston içinde yakılmasıyla hareketi sağlıyor. Bu kimyasal enerjinin
mekanik enerjiye çevrilmesi sağlayan bu motorlar 19. yüzyılın
ortalarından modern halini aldı. Şuan uçaktan arabalara geniş bir alanda
kullanılıyorlar.
İnternet
Milyarlarca
insanın dünyanın herhangi bir yerindeki iletişimini sağlayan internet;
1960 yılında bir takım bilgisayar mühendisinin Amerikan Savunma Sanayii
için geliştirildi. Bu dünya çapındaki Amerikan İstihbarat Teşkilatı
CIA'in yayılmasını sağladı.
Matbaa
1440
yılında Alman Johannes Gutenberg tarafından icat edildi. Manuel olarak
kopyalama yapabilen bu icat sayesinde icadından 1500 yılına kadar 20
milyon kopya basıldı. Dinlerin yayılmasında da büyük rol oynadı.
Penisilin
Tarihin
en ünlü icatlarından bir tanesi. İskoç bilim adamı Alexander Fleming
şuana kadar milyonlarca insanın hayatını kurtardığı aşikar. Resimde
gördüğünüz Penisilin seri üretime geçtikten sonra yayınlanan ilk
reklamı.
RUHLARINA MISRA KATAN KADINLAR
RUHLARINA MISRA KATAN KADINLAR
DOKUZ MISRADA 9 KADIN ŞAİR:
Gülten Akın (1933 - )

Türk şiirinin yaşayan en büyük isimlerinden Gülten Akın, 1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. İlk şiiri 1951 yılında yayımlandı. Türk şiirine yaptığı katkılar birçok kez ödüllendirildi. "Büyü Yavrum", "Deli Kızın Türküsü" gibi şiirleri bestelendi.
İlkyaz
Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Durup ince şeyleri anlamaya
Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler
"Memelerinde biraz irin, biraz balık ve biraz gözyaşı
Bir dev oluyorsun deniz deniz deniz
sisin dere ağızlarından sokulup akşamları
Fındıklarımızı basıyor
Neyleriz kararan tomurcukları
Çocuklarımıza yalvarıyoruz: Aç durun biraz
Tecimenlere yalvarıyoruz:
Bir "Hotel" bir gizli evlenme az çiziniz
Bir banka az çiziniz bir yalvarma
Bizden size ve sizden dışardakilere
Bir dev oluyorsun deniz deniz deniz
sisin dere ağızlarından sokulup akşamları
Fındıklarımızı basıyor
Neyleriz kararan tomurcukları
Çocuklarımıza yalvarıyoruz: Aç durun biraz
Tecimenlere yalvarıyoruz:
Bir "Hotel" bir gizli evlenme az çiziniz
Bir banka az çiziniz bir yalvarma
Bizden size ve sizden dışardakilere
Karılarımızı yolluyoruz tırnaklarını kesmeye ve demeye
-Evet efendim-
Çocuklarımızı yolluyoruz dilenmeye
Bizler gidiyoruz yatağımız tanrıya emanet
Yazların motorlu çingeneleri
-Evet efendim-
Çocuklarımızı yolluyoruz dilenmeye
Bizler gidiyoruz yatağımız tanrıya emanet
Yazların motorlu çingeneleri
Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Durup ince şeyleri anlamaya
Baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş
Toprağa tutku, kendinden dolayı
Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para para para
Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga kavga kavga
Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga
Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde
-Bilmiyoruz neden kavga.
Toprağa tutku, kendinden dolayı
Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para para para
Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga kavga kavga
Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga
Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde
-Bilmiyoruz neden kavga.
Sonra kasabanın cezaevinde
Silgimizi göz önüne yerleştiriyoruz
Günlerimiz iterek genişletiyoruz
Yer açıyoruz karılarımızı düşünmeye
Bizsiz geçen menevşeyi düşünmeye
Silgimizi göz önüne yerleştiriyoruz
Günlerimiz iterek genişletiyoruz
Yer açıyoruz karılarımızı düşünmeye
Bizsiz geçen menevşeyi düşünmeye
Durup ince şeyleri anlatmaya
Kimselerin vakti olmasa da
Okulların kadın öğretmencikleri
Tatil günlerini çoğaltsalar da
Kutsal nemiz varsa onun adına
Gözlerimiz için bağlar dokusalar da
Birikimler ve çizgiler gitgide gitgide
Açmaya ilkyaz çiçekleri
Kimselerin vakti olmasa da
Okulların kadın öğretmencikleri
Tatil günlerini çoğaltsalar da
Kutsal nemiz varsa onun adına
Gözlerimiz için bağlar dokusalar da
Birikimler ve çizgiler gitgide gitgide
Açmaya ilkyaz çiçekleri
Bir gün birileri öte geçelerden
Islık çalar yanıt veririz
Islık çalar yanıt veririz
Nilgün Marmara (1958 - 1987)

Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu Nilgün Marmara Sylvia Plath'ın şiirini ve intiharını ele alan bir tez çalışması gerçekleştirdi. Bir çok şâirle arkadaşlık kurdu. Çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı. 29 yaşında intihar ederek yaşamına son verdi...
Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu Nilgün Marmara Sylvia Plath'ın şiirini ve intiharını ele alan bir tez çalışması gerçekleştirdi. Bir çok şâirle arkadaşlık kurdu. Çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı. 29 yaşında intihar ederek yaşamına son verdi...
Kuğu Ezgisi
Kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim,
Yalpalayan hayatımın kara çarşaflı
bekçi gizleri.
Yalpalayan hayatımın kara çarşaflı
bekçi gizleri.
Ne zamandır ertelediğim her acı,
Çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi,
-bu şiir -
Sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim,
Dost kalmak zorunda bana ve
sizlere!
Çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi,
-bu şiir -
Sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim,
Dost kalmak zorunda bana ve
sizlere!
Çünkü saldırgan olandan kopmuştur o,
uykusunu bölen derin arzudan.
Büyüsünü bir içtenlikten alırsa
Kendi saf şiddetini yaşar artık,
-bu şiir -
Kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü,
ulaşılamayanın boyun eğen yansısı,
Sevda ile seslenir sizlere!
uykusunu bölen derin arzudan.
Büyüsünü bir içtenlikten alırsa
Kendi saf şiddetini yaşar artık,
-bu şiir -
Kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü,
ulaşılamayanın boyun eğen yansısı,
Sevda ile seslenir sizlere!
Birhan Keskin (1963 - )

1986 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nü bitiren Birhan Keskin, ilk şiirini 1984 yılında yayımladı. "Ba" isimli kitabı ile Altın Portakal Şiir Ödülü'nü kazandı.
İz
acıyla geçtiğim yoldan geçiyorsun
izlerime rastlıyorsun, bıraktıklarıma,
orada o yolda çekmiştim ruhumu patlatan fitili
benden savrulan parçalar kurusa da,
izleri var hala yolun kenarında.
izlerime rastlıyorsun, bıraktıklarıma,
orada o yolda çekmiştim ruhumu patlatan fitili
benden savrulan parçalar kurusa da,
izleri var hala yolun kenarında.
izini sür yolun, acının ormanı büyütür insanı
vakit geniştir, ufuk sandığından daha yakın
acıyla geçtiğim yoldan geçiyorsun,
ustası olacaksın içine gerdiğin tellerin
hangi sızıyla titrer içinde, hangi sesle
büyük bir aşk, hangi sesle ölür, bileceksin.
vakit geniştir, ufuk sandığından daha yakın
acıyla geçtiğim yoldan geçiyorsun,
ustası olacaksın içine gerdiğin tellerin
hangi sızıyla titrer içinde, hangi sesle
büyük bir aşk, hangi sesle ölür, bileceksin.
ne zamandı bilmiyorum. yaşadıklarından sana
kalan tortu, seni olduğun yere çakan, olduğun
yerde fırtına koparan korku. kendi sarmalında
döndün, döndün, sanma ki daha dönmeyeceksin
kalsan da bir yer için, aslında hep gidiyorsun.
kalan tortu, seni olduğun yere çakan, olduğun
yerde fırtına koparan korku. kendi sarmalında
döndün, döndün, sanma ki daha dönmeyeceksin
kalsan da bir yer için, aslında hep gidiyorsun.
şimdi, acının ormanından geçiyorsun
her şey bir daha kanasa da
ne geçtiğin yola ne sana dokunabilirim ben
geç meleğim, senin de şarkıların olsun
içindeki telleri titreten..
her şey bir daha kanasa da
ne geçtiğin yola ne sana dokunabilirim ben
geç meleğim, senin de şarkıların olsun
içindeki telleri titreten..
Didem Madak (1970 - 2011)

Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitiren Didem Madak, çeşitli dergilerde şiirler yayımladı. Kansere yenik düşerek erken ayrıldı aramızdan...
Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!
"Zenciler prensesi olacağım.
Hayat işte asıl o zaman başlayacak"
Pippi Uzunçorap
Hayat işte asıl o zaman başlayacak"
Pippi Uzunçorap
Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırk üç numara ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırk üç numara ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!
"Gün akşam oldu" diyorum
Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara
Cam kırıkları yiyorlar
Rüyamda; bir kâse dolusu suyun içinde
Rengârenk yap-boz parçacıkları
Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.
Hayır, sanırım sabahı bekleyemem
Bilmiyorum.
İnsanlar rüyalarını acilen anlatmalı.
Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara
Cam kırıkları yiyorlar
Rüyamda; bir kâse dolusu suyun içinde
Rengârenk yap-boz parçacıkları
Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.
Hayır, sanırım sabahı bekleyemem
Bilmiyorum.
İnsanlar rüyalarını acilen anlatmalı.
On dört yaşındaydı ruhum bayım
Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri
Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
Sinemalarda da "organzm gıcırtıları" oynuyordu.
Kaçmaya çalıştım. Olmadı.
Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.
Neyse işte
Ben her filmi hatırlarım
Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.
"Sofi'nin tercihini" seyrederken çok ağlamıştım.
Öpüşen Guramilerle ilgili bir film yapsalar
Onu da mutlaka hatırlardım.
İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
Bir "eşya toplayıcısıyım" bayım.
Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri
Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
Sinemalarda da "organzm gıcırtıları" oynuyordu.
Kaçmaya çalıştım. Olmadı.
Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.
Neyse işte
Ben her filmi hatırlarım
Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.
"Sofi'nin tercihini" seyrederken çok ağlamıştım.
Öpüşen Guramilerle ilgili bir film yapsalar
Onu da mutlaka hatırlardım.
İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
Bir "eşya toplayıcısıyım" bayım.
Büyük gemiler de yok artık bayım
Büyük yelkenler de
Büyük kâğıtlar yakmak istiyor şimdi canım.
İşte az önce bir karabatak daldı suya
Bir süredir kayıp
Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.
Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.
Büyük yelkenler de
Büyük kâğıtlar yakmak istiyor şimdi canım.
İşte az önce bir karabatak daldı suya
Bir süredir kayıp
Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.
Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.
Lale Müldür (1956 - )

Liseyi Robert Kolej’de bitirdi. Şiir bursu alarak İtalya'ya Floransa’ya gitti. Türkiye’ye dönüşünde birer yıl Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektronik ve Ekonomi bölümlerine devam etti. 1977’de İngiltere’ye giderek Manchester Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden lisansını, Essex Üniversitesi Edebiyat Sosyolojisi Bölümü’nden master derecesini aldı. Çeşitli dergilerde şiirleri ve yazıları yayımlandı. Bazı şiirleri bestelendi. "Destina"da bunlardan biri...;
Destina
Dün gece sen uyurken
İsmini fısıldadım
Ve hayvanların korkunç
Öykülerini anlattım
İsmini fısıldadım
Ve hayvanların korkunç
Öykülerini anlattım
Dün gece sen uyurken
Çiçeklere su verdim
Ve insanların korkunç
Öykülerini anlattım onlara
Çiçeklere su verdim
Ve insanların korkunç
Öykülerini anlattım onlara
Dün gece sen uyurken
Yüreğim bir yıldız gibi bağlandı sana
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden
Yeni bir isim verdim sana
Destina
Yüreğim bir yıldız gibi bağlandı sana
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden
Yeni bir isim verdim sana
Destina
Sen öyle umarsız uyusan da bir köşede
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte
Yaşamdan çok ölüme yakın olduğun için
Seni bu denli yıktıkları için
Yaşamımın gizini vereceğim sana
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte
Yaşamdan çok ölüme yakın olduğun için
Seni bu denli yıktıkları için
Yaşamımın gizini vereceğim sana
Melisa Gürpınar (1941 - 2014)

İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde öğrenim gördü. Öğrenimini İstanbul Belediyesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nde sürdürdü. Bir süre, dönemin amatör ve profesyonel tiyatro oluşumlarında, oyuncu ve yönetmen olarak yer aldı. 1964 yılında konservatuardan mezun olduktan sonra tiyatro öğrenimine 1965-1967 yılları arasında Londra’da devam etti. Yazı ve şiirleri çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Halil Karagöz Şiir Ödülü'nü kazandı.
Gece Yarısı Notları
ben ondört yaşımdaydım ilk şiirlerimi yazdığımda
ve ilk aşık olduğumda bisiklete binen bir oğlana
- ama ondört yaşında hiç aşk şiiri yazmamış olmamı
aşkı anlamadan hiç konuşmayan bir sağduyuya mı bağlamalı -
ve ilk aşık olduğumda bisiklete binen bir oğlana
- ama ondört yaşında hiç aşk şiiri yazmamış olmamı
aşkı anlamadan hiç konuşmayan bir sağduyuya mı bağlamalı -
sonra okulda bir ablaya aşık olacaktım
sonra saçları oluklu mukavva gibi dalgalı yaşlı bir memura
sonra -inanmaycaksın belki- sinemada yer gösteren bir
adama
sonra saçları oluklu mukavva gibi dalgalı yaşlı bir memura
sonra -inanmaycaksın belki- sinemada yer gösteren bir
adama
sonra bir kaleciye
hey tanrım sonra bir deniz subayının ellerine
bir lise öğrencisinin uzun kiprikli gözlerine
ve gözlüklü bir keman öğretmenine
artık aşkı bir mirasyedi gibi harcayacaktım
hiç inanmadan duygu kaynağının bir gün kuruyacağına
ve kimbilir kaç yaşımda olacaktım
aşkın
ancak bedensel bir bütünleşme söz konusu olduğunda
onu gözelleştiren bir çaba olduğunu
şöyle bir düşünmeğe başladığımda
girişilmesi güç ve zorlu bir çaba olduğunu onun da
sen bir ozan kızısın
çok büyük tarihi aşklardan
ve sabun köpüğü gibi çocukluk günlerinden yaratılmadın
dünyanın bütün acılarını kollarında uyutan bir kadınsa
senin anan
artık kimselere aşık olamaz
olsa da can eriği yemiş gibi olur ancak....
hey tanrım sonra bir deniz subayının ellerine
bir lise öğrencisinin uzun kiprikli gözlerine
ve gözlüklü bir keman öğretmenine
artık aşkı bir mirasyedi gibi harcayacaktım
hiç inanmadan duygu kaynağının bir gün kuruyacağına
ve kimbilir kaç yaşımda olacaktım
aşkın
ancak bedensel bir bütünleşme söz konusu olduğunda
onu gözelleştiren bir çaba olduğunu
şöyle bir düşünmeğe başladığımda
girişilmesi güç ve zorlu bir çaba olduğunu onun da
sen bir ozan kızısın
çok büyük tarihi aşklardan
ve sabun köpüğü gibi çocukluk günlerinden yaratılmadın
dünyanın bütün acılarını kollarında uyutan bir kadınsa
senin anan
artık kimselere aşık olamaz
olsa da can eriği yemiş gibi olur ancak....
ben onsekiz yaşında da hiç olmadım
kayak yaptığımı anımsamıyorum
yüzme havuzuna girdiğimi ve berbere gittiğimi de
dünyanın doğusuna doğru ilerledikçe
çoğalır hiçbir yaşa gelmeden ölenler
ve neden öldüğünü bilmeden ölenler yemen'de
altmış yaşında da olamaz kimse
kırkbeş yaşında da tam tamına
ben artık neyi yazıyorsam
onu yazdığım yaşta duracağım
karar verdim yalnız oralarda yaşayacağım
kayak yaptığımı anımsamıyorum
yüzme havuzuna girdiğimi ve berbere gittiğimi de
dünyanın doğusuna doğru ilerledikçe
çoğalır hiçbir yaşa gelmeden ölenler
ve neden öldüğünü bilmeden ölenler yemen'de
altmış yaşında da olamaz kimse
kırkbeş yaşında da tam tamına
ben artık neyi yazıyorsam
onu yazdığım yaşta duracağım
karar verdim yalnız oralarda yaşayacağım
sen bir ozan kızısın
durmadan yaşlanan
ve ağlamaktan başka silahı olmayan
bir kadının değil
hırçın bir hesap uzmanı da değil vergi dairesinde
çok güler yüzlü bir bayan banka şefi de değil senin anan
devetabanlarıyla dolu bir odada müşteri ağırlayan
sapho'yu tanımamış olabilirim nazım hikmet'i
bir ozanım ama
ne faulkner'ı ne nietszche'yi saymakla biter mi
tanımamış olabilirim sözün gelişi
yunus emre gibi dağ başında kimseyi
atlı karınca mı keten helvası mı kiralık sandal mı
aksak timur ya da taptuk emre'mi diye sorabilirim
bunların anlamı
durmadan yaşlanan
ve ağlamaktan başka silahı olmayan
bir kadının değil
hırçın bir hesap uzmanı da değil vergi dairesinde
çok güler yüzlü bir bayan banka şefi de değil senin anan
devetabanlarıyla dolu bir odada müşteri ağırlayan
sapho'yu tanımamış olabilirim nazım hikmet'i
bir ozanım ama
ne faulkner'ı ne nietszche'yi saymakla biter mi
tanımamış olabilirim sözün gelişi
yunus emre gibi dağ başında kimseyi
atlı karınca mı keten helvası mı kiralık sandal mı
aksak timur ya da taptuk emre'mi diye sorabilirim
bunların anlamı
hiçbir okulu bitirmedim
hiçbir dili sevmedim ana dilimden başka
ben biraz çerkezim biraz arnavut biraz giritli
kendi esintilerimle başbaşa kalınca bazen tanımıyorum hiç
kimseleri
hiçbir dili sevmedim ana dilimden başka
ben biraz çerkezim biraz arnavut biraz giritli
kendi esintilerimle başbaşa kalınca bazen tanımıyorum hiç
kimseleri
bilirim üzümü şarabı ve sirkeyi
-birbirinden elde edilen acı ve tatlı herşeyi-
reçellik incirlerin üstündeki kahverengi çilleri
kuzu etiyle rezene otu pişirmeği
dedemin biri beşyüz yıldanberi ıstanbul'da yaşarmış
söylentilere bakılırsa
ben gidip onu da görmedim
tanımak da istemiyorum aslında 'sülalemi'
hiç kitap da okumadım -var mı ötesi-.....
-birbirinden elde edilen acı ve tatlı herşeyi-
reçellik incirlerin üstündeki kahverengi çilleri
kuzu etiyle rezene otu pişirmeği
dedemin biri beşyüz yıldanberi ıstanbul'da yaşarmış
söylentilere bakılırsa
ben gidip onu da görmedim
tanımak da istemiyorum aslında 'sülalemi'
hiç kitap da okumadım -var mı ötesi-.....
Sennur Sezer (1943 - )

İstanbul Kız Lisesi'nden ayrılan şâir çeşitli yayınevi,dergi ve gazetelerde redaktör ve metin yazarı olarak çalıştı. Birçok eser verdi. Başta Yunus Nadi Şiir Ödülü ve PEN Şiir Ödülü olmak üzere önemli edebiyat ödülleri kazandı.
Başkalarının Eskilerini Giyenin Şarkısı
Satın alınmış düşleri, bıkıp fırlattığınızda
Ardınıza bakmayın
Oradayım.
Ayışığında bir öpüşme düşü,
Eskitilmiş bir kadife bluz, sim işlemeli
Ve yenilenen balayı, dantel askılı
Yaramaz işime... ben üşüyorum.
Sıcacık bir şey gereken
Düşlerime.
Ardınıza bakmayın
Oradayım.
Ayışığında bir öpüşme düşü,
Eskitilmiş bir kadife bluz, sim işlemeli
Ve yenilenen balayı, dantel askılı
Yaramaz işime... ben üşüyorum.
Sıcacık bir şey gereken
Düşlerime.
Yarım bırakılmış çorba,
Geri çevrilmiş biftek ve “ihanet” yabancı bana
İnce topukları yaz takunyalarınızın
Bana kalın, yıkanmaya dayanıklı
Akrabalar kadar tanıdık bir şey gerek
Rengi de, rengi de olmalı elbet
Yıpranmışlığımı örten.
Geri çevrilmiş biftek ve “ihanet” yabancı bana
İnce topukları yaz takunyalarınızın
Bana kalın, yıkanmaya dayanıklı
Akrabalar kadar tanıdık bir şey gerek
Rengi de, rengi de olmalı elbet
Yıpranmışlığımı örten.
Dokunduğumda çocukluğumu düşündüren
Gençliğim gibi sırrı açıklanmaz
Kumaşlar satılmaz çarşılarınızda.
Ağrılarıma göre tasarlanmadı giysilerinizin boyu.
Bir korkuyu tanırsınız yalnız
Yaşlanmak ve bırakılmak.
Bende çeşidi var,
Ama bitişmiyor sizinkilerle,
Sevgiden doğuyor çoğu.
Gençliğim gibi sırrı açıklanmaz
Kumaşlar satılmaz çarşılarınızda.
Ağrılarıma göre tasarlanmadı giysilerinizin boyu.
Bir korkuyu tanırsınız yalnız
Yaşlanmak ve bırakılmak.
Bende çeşidi var,
Ama bitişmiyor sizinkilerle,
Sevgiden doğuyor çoğu.
Paramın yettiği bu tezgahta
Satılan eskileriniz
Ellerim değdikçe soluk alıyor
Eskiyen siz misiniz?
Satılan eskileriniz
Ellerim değdikçe soluk alıyor
Eskiyen siz misiniz?
Arife Kalender (1954 - )

İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu Almanca Bölümü'nü bitirdi. İlk şiirleri Malatya'daki dergilerde yayımlandı. Kendi şiirlerinin yanı sıra şiir çevirileri ve incelemeleri de gerçekleştirdi.
Deli Bal
'Mecnun söğüt leylanın toprağında yetişir'
Şeyh Galip
bir leylaydım, bin ademden
nice mecnun yarattım
nice mecnun yarattım
ecel bendim, iksir bendim, huri ben
merak arkadaşım, ateş ruhuma bela
göze candım, köre mana
gizlendiğim tenhalarım buldular
asi hayvanlarım evcil odalarda
tufanlarımdan habersiz uyudular
merak arkadaşım, ateş ruhuma bela
göze candım, köre mana
gizlendiğim tenhalarım buldular
asi hayvanlarım evcil odalarda
tufanlarımdan habersiz uyudular
söktüm mührü kapıdan, vesikalıyım
güle kar'ı sordum, mevsime yalan
zakkumdan öz topladım
süt içtim sütleğen damarından
şaşkın gezdim, can kanattım sabaha
çekildi sis, hükümsüzdür fermanlar
güle kar'ı sordum, mevsime yalan
zakkumdan öz topladım
süt içtim sütleğen damarından
şaşkın gezdim, can kanattım sabaha
çekildi sis, hükümsüzdür fermanlar
yüksek uçtum, densiz durdum, deliyim
güzel çirkine döndü, aklarım kirli beyaz
peteğimi zemheri ıslığıyla doldurdum
kobra çiçeğine kondum, lalesine kumların
kuş baskınlarından, ayı pençesinden kurtuldum
balın zehrini bilemeden, şerbetini tattılar
güzel çirkine döndü, aklarım kirli beyaz
peteğimi zemheri ıslığıyla doldurdum
kobra çiçeğine kondum, lalesine kumların
kuş baskınlarından, ayı pençesinden kurtuldum
balın zehrini bilemeden, şerbetini tattılar
an idim, ağuları şeker ile yoğurdum
zerresinden şifa bulur, yine derde düşerler
ay yenisi gecelerde iniltiler duyulur
sözden imdat bekledim. uslu yaklaştım gize
dil ile sırladım peteğimi, sırra sorular sordum
şiirin şerri aşkın koynunda yatar
zerresinden şifa bulur, yine derde düşerler
ay yenisi gecelerde iniltiler duyulur
sözden imdat bekledim. uslu yaklaştım gize
dil ile sırladım peteğimi, sırra sorular sordum
şiirin şerri aşkın koynunda yatar
bir leylaydım, bin ademden
nice mecnun yarattım
nice mecnun yarattım
deli bal, deli bal
baldan derman
deliden cinnet umulur
baldan derman
deliden cinnet umulur
Gülseli İnal (1947 - )

İstanbul'da 1947 yılında dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Felsefe-Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi. İlk şiiri 1981 yılında Yazko Edebiyat dergisinde yayımlandı.
Bir Şey Var Benden Öte
Bir şey var benden öte incimsi düzlüğünde denizin
biri dans ediyor
tutkun ve savruk
başını arkaya atışındaki soyluluk
tanrı bakışı bu
soysuz köhne
kör lalelerle, gecenin diplerine yapışan
bitiren
yeni bulunmuş maden
tıkanıyor kıyılar köpüklü dalgalarla
ona uçmak istediğimi söyleyin
kutsal varlıklara karşı
ayaklanacağımı da
sonsuz yüz değiştirimi ben
bir öncesinde tarihin
yeniden doğmak istediğimi
ne kılıklara geleceğimi
gündüz pencerelerine
ne otlar dikeceğimi bu ölümcül bahçelere
ne zehirli otlarla sevişeceğimi yeniden.
biri dans ediyor
tutkun ve savruk
başını arkaya atışındaki soyluluk
tanrı bakışı bu
soysuz köhne
kör lalelerle, gecenin diplerine yapışan
bitiren
yeni bulunmuş maden
tıkanıyor kıyılar köpüklü dalgalarla
ona uçmak istediğimi söyleyin
kutsal varlıklara karşı
ayaklanacağımı da
sonsuz yüz değiştirimi ben
bir öncesinde tarihin
yeniden doğmak istediğimi
ne kılıklara geleceğimi
gündüz pencerelerine
ne otlar dikeceğimi bu ölümcül bahçelere
ne zehirli otlarla sevişeceğimi yeniden.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
TARİHİ DEĞİŞTİRENLER ( VİDEO)
https://www.youtube.com/watch?v=FAkPRwg3Vas
-
UYURGEZER Uyurgezerlik hepinizin bir şekilde duyduğu, hakkında belki de rivayetler bile işittiği bir rahatsızlık. Peki ya gerçekt...
-
Dünyayı değiştiren 10 icat Antik çağlardakki ilk aletlerden, günümüzde kullanılan internet veya mars araçlarına...İnsanların ne kadar ...
-
Hayaller ve gerçekler Hayaller ve gerçekler… Her şey çok basit bir gerçekle başlar. Sonra kocaman hayaller kurulur. Ve nihayet gerçekler...








